alphonso james pacino'nun 75. yılını devirmesinin şerefine favori filmlerinden bir derleme yaptık. carlito's way (1993, de palma), listedeki diğer filmler kadar 'büyük' olmasa da carlito'nun, hayatı pamuk ipliğine bağlı bu adamın kendine yeni bir hayat kurma çabalarını, cennete kaçışı -escape to paradise- ve başaramamasını -belkide de başardı?- anlatan hikayesiyle listenin tepesine kuruluyor.
john cazale ile karşılıklı döktürdükleri sydney lumet'nin dog day afternoon (1975)'u ve gerçek bir adamdan, frank serpico'nun hikayesinden uyarlanan serpico(1973) da hemen arkasından geliyor. the godfather serisi, I ve II elbette, büyük filmlerdi ama sadece al pacino'dan ibaret olmadıklarından nispeten alt sıralarda yer bulabiliyorlar. listemiz tango sahnesi ve finaldeki 'speech'iyle bilinen emekli albay frank slade'i canlandırdığı scent of a woman (1992), dünyayı içindekilerle isteyen scarface (1983), new york city polis dedektifi 'lonely heart' frank keller'ı canlandırdığı sea of love (1989) ve diğerleriyle devam ediyor.
1) carlito's way
2) dog day afternoon
3) serpico
4) the godfather I
5) scent of a woman
6) the godfather II
7) scarface
8) sea of love
9) glengarry glen ross
10) the devil's advocate
11) frankie and johhny
25 Nisan 2014 Cuma
30 Mart 2014 Pazar
1920'lerden bugüne 10'ar yıllık dönemlerle hollywood'a üstünkörü bir bakış
watchmojo.com'un 1920'den bugüne 10'ar yıllık aralarla kurgulayıp youtube'da yayınladığı seçkisi akademik bir değerlendirme niteliği taşımasa da üstünkörü bir bakış edinmek için ideal. yapacak bir işiniz yoksa listenin en başından başlayıp her gün bir film izlemeyi deneyebilirsiniz.
listede diğer on yıllık dönemlere kıyasla daha ağır basan 70'ler hollywood başta olmak üzere seçkiye bir göz atmak için;
30'lar
40'lar
50'ler
60'lar
80'ler
90'lar
00'ler
listede diğer on yıllık dönemlere kıyasla daha ağır basan 70'ler hollywood başta olmak üzere seçkiye bir göz atmak için;
70'ler
20'ler
30'lar
40'lar
50'ler
60'lar
80'ler
90'lar
00'ler
20 Ekim 2012 Cumartesi
the king of -dark- comedy

tek isteği jerry langford'un (jerry lewis) şov programına çıkıp kendi şovunu yapmak, böylece tüm amerika'yı bu yeni komedi kralı ile, rupert pupkin ile tanıştırmak olan pupkin tahmin edilebileceği üzere gerçek hayatta bir kaybeden, kendi dünyasında ise komedinin yeni kral adayıdır. hayranı olduğu, dönemin şov dünyasının gerçek kralı jerry langford ile tesadüfen konuşma olanağı bulsa da kendini bir türlü ifade edemez, olaylar gelişir ve sonunda pupkin'i yine kendisi gibi saplantılı eski sevgilisi ve arkadaşı masha (sandra bernhard)'nın suç ortaklığıyla işlerin kontrolden çıkması ve komedinin kara mizaha, sonrasında (sadece pupkin için) mutlu sona dönüşmesine tanık oluruz.
"yarın şaka yapmadığımı anlayacak ve deli olduğumu düşüneceksiniz. ama bu işin böyle yapılacağını anladım. bir geceliğine kral olmak ömür boyu budala olmaktan iyidir" diyen pupkin bizi bedelini ödediği sürece istediği her şeye sahip olabileceğine ikna ediyor. ve her şey bittiğinde pupkin'in elde ettiği şöhret andy warhol'un öngördüğü 15 dakikadan daha uzun sürüyor; milyon dolarlık kitap anlaşması ve kendine ait bir şov; the rupert pupkin show.
rupert pupkin'in orta yaşlarda ailesiyle yaşayan başarısız bir komedyen, nihayetinde tüm belirtilere sahip klasik bir loser olmasına rağmen kafasında yarattığı gerçeklikle taxi driver'ın travis pickle'inı anımsatması anlaşılabilir, de niro - scorsese işbirliğinin meraklılarına taxi driver'ın başladığı yerden başladığını düşündürmesi de mümkündür fakat kendi içinde yaşayan pupkin'in travis'e kıyasla dışındaki dünyanın boka batmış olmasıyla ilgilenmemesi, aksine bunun bir parçası olmak istemesi noktasında artık hem the king of comedy ile taxi driver'ın hem de rupert pupkin ile travis pickle'ın yolları ayrılıyor. her ne kadar pupkin ve travis için farklı dünyaların insanları desek de, pupkin'in evinde kurduğu sette karton karakterler ile prova yapması, amerika'yı pisliklerden temizlemek için aldığı silahlarıyla evinde, boy aynasında kendi kendine konuşarak prova yapan saplantılı travis'i düşündürüyor.
the king of comedy, bir yandan şov dünyasının parmakla gösterilen adamlarının dışarıya görünen tüm ihtişamına karşın mutsuz ve donuk bir hayatlarının olabileceğini gösteren traji-komik jerry lewis karakteri ile amerikan medya eleştirisi rolüne de soyunurken, diğer yandan jerry longfod'a olan aşkını saplantılı bir şekilde gösteren masha'ya "aileme bile onları sevdiğimi söylemedim hiç. çünkü onlar da beni sevdiklerini söylemediler." dedirterek karakterin saplantılı davranışlarının kökenine inerek eli değmişken toplum eleştirisi de yapıyor.
scorsese'nin muhsin bey'i, sinemanın kayıp gezegenlerinden, the king of comedy.
12 Ekim 2012 Cuma
badlands vs. terrence malick
terrence malick'in çok sey beklenen son filmi to the wonder venedik'teki galasının ardından seyircilerce yuhalanmış. takip edilmesi ve içine girilmesinin the tree of life'tan bile zor olduğu söylenen to the wonder'ın yılın en büyük hayalkırıklıklarından biri ve terrence malick'in en zayıf filmi olduğu konusunda herkes hemfikir(miş) *
badlands, terrence malick sinemasının yıllar önce olmuş bitmiş haliydi. bunu terrence malick'in de bilmesi ve badlands'in gösterime girdiği gün sinemayı bırakması gerekirdi. aksi halde her terrence malick filminde (terrence malick) seyircileri badlands'i arayıp bulamayıp hayalkırıklığına uğramaya devam edecek.
* altyazi dergisi, ekim 2012
14 Eylül 2012 Cuma
bazin, truffaut, mizoguchi, kurosawa
“seninle sinematek'te mizoguchi'nin filmlerini yeniden görme olanağı bulamadığım için üzülüyorum. ben onu kurosawa'dan daha fazla beğeniyorum. gece olmasa gündüzün daha iyi olduğunu bilebilir miydik? mizoguchi'yi seven birinin kurosawa'dan hoşlanmamasını anlamakta güçlük çekiyorum. tartışmasız olarak kurosawa'yı tercih eden biri kör olmalıdır. fakat biri yalnızca mizoguchi'yi seviyorsa bu da onun tek gözlü olduğunu gösterir. sanat dışavurumcu damarlarda olduğu kadar düşünceye dalmış ve mistik damarlar boyunca da ilerlemektedir.”, sinema nedir, andre bazin
bazin, truffaut
“I’m sorry I couldn’t see Mizoguchi’s films again with you at the Cinémathéque. I rate him as highly as you people do and I claim to love him the more because I love Kurosawa too, who is the other side of the coin: would we know the day any better if there was no night? To dislike Kurosawa because one likes Mizoguchi is only the first step towards understanding. Unquestionably anyone who prefers Kurosawa must be incurably blind but anyone who loves only Mizoguchi is one-eyed. Throughout the arts there runs a vein of the contemplative and the mystical as well as an expressionist vein”, what is cinema, andre bazin
kurosawa, mizoguchi
11 Ağustos 2012 Cumartesi
citizen kane'in hayaleti ve cosmopolis
genç milyoner eric packer'da, parayla satın alınabilecek her şeyi elde etmiş (ve edebilecek) mutsuz zenginlere dair her şey var; aşksız ve tatminsiz bir evlilik, gerçek dünyadan izole steril bir hayat ve soğuk, duygusuz ilişkiler. eric packer gibi zengin ama mutsuzların hayatının bir döneminde yapmaktan kaçamadığı gibi kendini ve bulunduğu yeri sorgulama ve kaçış arayışı noktasında hikayeye ve beyaz limoya biz de dahil oluyoruz.
film şehrin öteki yakasında sonlanacak kadar kısa olsa da, manhattan'dan eric'in çocukluğuna, bir önceki hayatına ve matrix'in dışına dair anımsadığı tek imgeye, berberine doğru devam eden bir yol, bir kaçış hikayesi. dış dünyadan - neredeyse- soyutlanmış steril hayatını (neredeyse çünkü limuzin mantolanmasına rağmen dışarının sesini kesmek konusunda o kadar da iyi değil) temsil eden beyaz limoyla, çocukluğuna ve bir önceki hayatına doğru çıktığı yolculuğu temsil eden berberine ulaşmaya çalışırken eric'i ve dünyasındaki bireyleri teker teker tanımaya başlıyoruz //buraya spoiler gelmeyecek//.
citizen kane'de, kane'in karısı kane'e bir sahnede "bana bir bilezik vermekle, yüzüne bile bakmayacağın bir heykele 100 bin dolar vermek arasında ne fark var? hepsi paranın marifeti. hiçbir anlamı yok. bana hiçbir zaman hiçbirşeyi içinden gelerek vermedin, yürekten gelen hiçbirşeyi" der. kane'in çocukluğuna dönme arzusu (rosebud) ve karısı tarafından sevilme ihtiyacından yaklaşık 70 yil sonra bir başka milyoner, eric packer'in dramı 'zengin ve mutsuz erkek' hikayelerinin ne denli benzer olduğunu gösteriyor.
somali asıllı kanadalı muzisyen k'naan'ın canlandırdığı rap şarkıcısı brother fez hem tek başına ilgi çekici bir karakter, hem de hikayenin olağan akışında, yaşam tarzı ve ölümüyle eric'in dört bir yanı maddiyatla çerçevelenmiş dünyasında anlam taşıyan bir figür olarak sığınabildiği nadir limanlardan. sözlerini k'naan'in, uyarlanan kitabın yazarı don delillo ile birlikte yazdıkları filmin muziklerinden, mecca;
ve soundtrack;
01 White Limos
02 Long to Live
03 Rat Men
04 Asymmetrical
05 I Don't Want to Wake Up
06 A Credible Threat
07 Call Me Home
08 Haircut
09 Mecca
10 The Gun
11 Benno
21 Şubat 2012 Salı
do we really need to talk about kevin?
filmin ilk yarısında çocuk kevin -kesinlikle çocuk kevin ile ilgili değil- filmin kendisiyle ilgili bir sorunumuz olacağını hissettiriyor. pedagojiden az çok anlayan biri /bu film bir seri katilin büyüme hikayesini anlatıyorsa/ kevin'in kadraja çok erken yaşlarda alındığını farkedecektir. belki de kameranın tek derdi bir seri katil annesi olarak eva khatchadourian'ın -buna gerek olmamasına rağmen- masumiyetini vurgulamaktı. niyet böyle olunca filmin yarısı sonraki olaylarla pek ilgisiz çocuk kevın'ın ne kadar haşarı bir çocuk olduğunu anlatmakla geçerken, kalan yarısında annenin vicdanını rahatlatmamız isteniyor. son bölümde de 18 yaşını henüz dolduran kevın'ın ıslahevinde artık akıllandığını görerek mucizevi mutlu sonla jeneriklere kavuşacağız (neredeyse).
kameranın göstermesi ve gizlemesi gereken kısımlarla ilgili kafa karışıklığı, karakterlerin inandırıcılığı -ve abartılı masumiyeti- ve hikayenin zayıflığına kevın'ın hidayete ereceğine dair hollywoodvari son da eklenince ortaya pek çok açıdan batan bir film çıkıyor. gus van sant'in benzer bir konuyu işleyen elephant (2003)'i başarısını izleyicinin karakterlerle olan yakınlığını stabil tutarak ve hep dışarıda kalarak sağlamıştı. daha iyisini izlemek isteyenlere 'şiddetle' önerilir.
kameranın göstermesi ve gizlemesi gereken kısımlarla ilgili kafa karışıklığı, karakterlerin inandırıcılığı -ve abartılı masumiyeti- ve hikayenin zayıflığına kevın'ın hidayete ereceğine dair hollywoodvari son da eklenince ortaya pek çok açıdan batan bir film çıkıyor. gus van sant'in benzer bir konuyu işleyen elephant (2003)'i başarısını izleyicinin karakterlerle olan yakınlığını stabil tutarak ve hep dışarıda kalarak sağlamıştı. daha iyisini izlemek isteyenlere 'şiddetle' önerilir.
23 Ocak 2012 Pazartesi
ceylan'dan pastoral senfoni; bir zamanlar anadoluda
nuri bilge ceylan sinemasıyla ilişkimiz uzak'la tepe noktasına ulaşıp -ilk görüşte aşk-, iklimler'le fazlasıyla kişisel olmasına rağmen anlayış ve bekleyişle devam etmiş, baştan sona harika fotoğraf karelerinden ibaret hissinin film boyunca peşimizi bırakmadığı üç maymun'da ise yerini endişeli bir bekleyişe bırakmıştı. üç maymun zor bir işti ve belirleyici olamazdı çünkü arka arkaya sıralanmış harika fotoğrafların işe yaramayacağı durumlardan biri de söz konusu fotoğraflar eşliğinde hareketli bir şehirde kuyruğuna teneke bağlanmış kediler gibi çaresizce koşuşturan, günün üç vaktinde üç maymundan birer tanesini oynayıp ilişkilerini yalanlar üstüne inşa eden insanların hikayesini anlatmak olabilir. şehir hayatı o fotoğrafları o hengamede araya sıkıştırıp anlamlar yüklemek için uygun mekanlar değildir, daha geniş zamanlar ve geniş mekanlar gerektirir.
bir zamanlar anadoluda bu bekleyişi sonuçlandırmak açısından önemliydi (aslında hayalkırıklığı yaratan üç maymun'a rağmen katilin bahçıvan mı şoför mü olduğunu biliyorduk). nitekim bir zamanlar anadoluda'da katilin kim olduğunu ve suç ortaklarını -jenerikler dahil- ilk 5 dakikada öğreniyorsunuz. filmin 157 dakika olduğunu düşündüğümüzde tek derdi katilin kim olduğunu öğrenmek olanlar için sonrasında işkence dolu dakikalar başlıyor (hıncal uluç, engin altan düzyatan vs. vs.) 12 saatlik bir zaman dilimini anlatan devamında ise taşrada görevli bir savcı ve doktor arasındaki gerilim anlatılıyor. hikayenin uzun bir zaman dilimine yayılması ve şehrin sıkışmışlık hissi veren havasından uzakta, taşrada bir kasaba ve köyün etrafında geçmesi yönetmenin (üç maymun'da işe yaramayan) her biri birer sanat harikası olan fotoğraf karelerini filme esaslıca giydirmesine ve ortaya son 10 yılın (ve uzak'tan sonra yolunu bulmaya çalışan ceylan sinemasının) ilk büyük eserini çıkarmasına yardımcı oluyor.

senarist ercan kesal'ın doktorluk yaptığı bir dönemde kırıkkale'nin bir kasabasında işlenen bir cinayet ve soruşturma sürecinden esinlendiği filmde, kurbanın sözde otopsisi sürecinde savcı ve doktor arasındaki soğuk savaş işlenirken aslında savcının geçmişine dair (savcının ölen karısının) bir otopsi yapılıyor.
üç maymunda yavuz bingöl ile başlayan yanlış oyuncu tercihi, bir zamanlar anadolu'da yılmaz erdoğan ile devam etmiş. özellikle muhammet uzuner ve reha erdem'in kadrolu oyuncusu taner birsel'in harika oyunculuklarının yanında yılmaz erdoğan'ın abartılı oyunu ve her seferinde başarısız olup ensesini kaşıyıp geri dönen rol çalma çabası film boyunca rahatsız ediyor. sadık izleyicileri olarak şahsi kanaatimiz iklimler'e kadar süregelen ceylan sinemasında yavuz bingöl ve yılmaz erdoğan'ın figüran olarak bile yer almaması gerektiğidir.
ceylan'ın yavuzturgullaşması
üç maymun'da, hacer'in(hatice aslan) başının dertte olduğunu anlamamızdan hemen sonra bir yeraltı geçidine girerken üzerindeki raylardan trenin geçmesini, ceylan'ın karakterin başının dertte olduğunu ayrica ima etmesi olarak yormuştuk. bir zamanlar anadolu'da ise benzer iki sahne var; ilki, katil, işbirlikçisi ve kurbanı son akşam yemeğindeyken bir tırın sağdan gelip ekranı tamamen kaplayarak görüntünün üzerinden geçtiği sahne (üçünün üzerinden bir tır geçmesi, üçünün de başının büyük belada olduğunu ima etmesi), diğeri ise doktorun otopsi sırasında yazdırdığı raporda kurbanın ölüm nedeni hakkında yanlış beyan vermesinden hemen sonra yüzüne kurbanın kanının sıçraması, böylece doktora da kurbanın kanının bulaştığını ima etmesi) yavuz turgul'un av mevsimi'nde hem gösterip hem ima ettiği onlarca sahneden sonra bu üç sahne neden? diye düşündürüyor. çünkü ceylan sinemasının bu türden ikilemelere de ihtiyacı olmadığını biliyoruz.
bir zamanlar anadoluda bu bekleyişi sonuçlandırmak açısından önemliydi (aslında hayalkırıklığı yaratan üç maymun'a rağmen katilin bahçıvan mı şoför mü olduğunu biliyorduk). nitekim bir zamanlar anadoluda'da katilin kim olduğunu ve suç ortaklarını -jenerikler dahil- ilk 5 dakikada öğreniyorsunuz. filmin 157 dakika olduğunu düşündüğümüzde tek derdi katilin kim olduğunu öğrenmek olanlar için sonrasında işkence dolu dakikalar başlıyor (hıncal uluç, engin altan düzyatan vs. vs.) 12 saatlik bir zaman dilimini anlatan devamında ise taşrada görevli bir savcı ve doktor arasındaki gerilim anlatılıyor. hikayenin uzun bir zaman dilimine yayılması ve şehrin sıkışmışlık hissi veren havasından uzakta, taşrada bir kasaba ve köyün etrafında geçmesi yönetmenin (üç maymun'da işe yaramayan) her biri birer sanat harikası olan fotoğraf karelerini filme esaslıca giydirmesine ve ortaya son 10 yılın (ve uzak'tan sonra yolunu bulmaya çalışan ceylan sinemasının) ilk büyük eserini çıkarmasına yardımcı oluyor.

senarist ercan kesal'ın doktorluk yaptığı bir dönemde kırıkkale'nin bir kasabasında işlenen bir cinayet ve soruşturma sürecinden esinlendiği filmde, kurbanın sözde otopsisi sürecinde savcı ve doktor arasındaki soğuk savaş işlenirken aslında savcının geçmişine dair (savcının ölen karısının) bir otopsi yapılıyor.
üç maymunda yavuz bingöl ile başlayan yanlış oyuncu tercihi, bir zamanlar anadolu'da yılmaz erdoğan ile devam etmiş. özellikle muhammet uzuner ve reha erdem'in kadrolu oyuncusu taner birsel'in harika oyunculuklarının yanında yılmaz erdoğan'ın abartılı oyunu ve her seferinde başarısız olup ensesini kaşıyıp geri dönen rol çalma çabası film boyunca rahatsız ediyor. sadık izleyicileri olarak şahsi kanaatimiz iklimler'e kadar süregelen ceylan sinemasında yavuz bingöl ve yılmaz erdoğan'ın figüran olarak bile yer almaması gerektiğidir.
ceylan'ın yavuzturgullaşması
üç maymun'da, hacer'in(hatice aslan) başının dertte olduğunu anlamamızdan hemen sonra bir yeraltı geçidine girerken üzerindeki raylardan trenin geçmesini, ceylan'ın karakterin başının dertte olduğunu ayrica ima etmesi olarak yormuştuk. bir zamanlar anadolu'da ise benzer iki sahne var; ilki, katil, işbirlikçisi ve kurbanı son akşam yemeğindeyken bir tırın sağdan gelip ekranı tamamen kaplayarak görüntünün üzerinden geçtiği sahne (üçünün üzerinden bir tır geçmesi, üçünün de başının büyük belada olduğunu ima etmesi), diğeri ise doktorun otopsi sırasında yazdırdığı raporda kurbanın ölüm nedeni hakkında yanlış beyan vermesinden hemen sonra yüzüne kurbanın kanının sıçraması, böylece doktora da kurbanın kanının bulaştığını ima etmesi) yavuz turgul'un av mevsimi'nde hem gösterip hem ima ettiği onlarca sahneden sonra bu üç sahne neden? diye düşündürüyor. çünkü ceylan sinemasının bu türden ikilemelere de ihtiyacı olmadığını biliyoruz.
28 Eylül 2011 Çarşamba
10
onuncu yılında sönük bir program; 40'a yakın filmden dişe dokunur 8 film çıkarabilmek seçici olduğumuza değil, programın zayıflığına işaret. iyi tarafından bakarsak film tercihlerinde zorlanmadık(zaman + paralar cepte). sönük içeriği festivalin geleneksel reklam ve sosyal mecralardaki izdüşümünden de anlamalıydık. belli ki arkadaşlar ekip olarak yaz rehavetinden çıkamamışlar. belki önceki senelerde de böyleydi ya da artık elini sallasan bir film festivaline değiyor olmasının getirdiği aşinalık. 'tuhaf' ve dişe dokunur filmler ve yeni keşifler için, tek göz ağrımız !f'i beklemeye devam; bir filme gideceğim, çok tuhaf olacak.
her fırsatta olduğu gibi bu yazı vesilesiyle de iksv'nin lale kart faşizmine dikkat çekmek istiyoruz; sene boyunca neredeyse bütün festivallerde bilet fiyatlarının vizyon filmleri fiyatından yüksek olmasına alıştık. sanat, parası olan olmayan herkes içindir'i geçtik ama bu çarpıklığın bile kendi içinde başka bir çarpıklığı içermesinin; sunulan hizmetlerin ayrıcalıklı lale kart sahiplerine sıradan halk yığınlarından önce ve en iyi olanaklarda ve daha ucuza sunulmasının kabul edilebilir bir yanı yok. iksv'yi bu uygulamayı yeniden gözden geçirmeye davet ediyoruz.
kabahat bizde ki yasal soyguncular bankalar ve telefon peratörlerinin sponsor olduğu organizasyonlardan gelecek hayr'ı bekliyoruz (iliklerinize kadar sömürerek aldığımız paralar size kültür olarak geri dönecek). gidişat, filmleri internetten indirip sinema salonlarıyla bağlarımızı tamamen koparmaya doğru gidiyor. zaten, anadolu yakasının en büyük salonu rexx 5 parçaya bölünmüş, süreyya, ‘kendisinden daha büyükmüş gibi gelen elmaslar takıştırmış devasa karılarıyla birlikte fıçılar dolusu şampanya içen ve birbirlerine böğüre böğüre bir şeyler anlatan bir avuç titanlar*a hizmet veren bir yere dönüşmüş, yazın terletip kışın üşüten klima sistemine ve bahşiş vermeyeni döven yer göstericilerine rağmen emek sineması kapanmıştı, kaybedecek bir şey mi kaldı.
* the narrator, fight club, palahniuk
1 Eylül 2011 Perşembe
norwegian wood
okuyucu, her yönüyle benimsediği bir kitabı sinemada da görmek ister mi? türkçe'ye imkansızın şarkısı olarak çevrilen /şahsen zaytung'un NORVEÇ ODUNU önerisini daha çok tuttuğum/ murakami'nin noruwei no mori(norwegian wood)'sini önce okuyup sonra izleyene dek benim için de cevabı sınırda gezinen bir soruydu; forrest gump ile başlayıp guguk kuşu ile, no country for old man ile devam eden keyifle izlenip okunan - okunup izlenen tüm o uyarlamalar boyunca, uyarlama'nın iyi fikir olup olmadığı, uyarlanan bir kitabın önce kendisi mi okunmalı, sinemada mı izlenmeli sorularına yararsız bir meşguliyet olarak cevap bulmaya çalışmıştım.
kitap, 68 kuşağının dünyayı salladığı -ya da şimdi bakınca salladığını sandığımız- döneminde japonya'da büyüme çağındaki bir grup arkadaşın hayatında olup bitenlere değiniyor. murakami, kendi hayatından da izler ve esintiler taşıyan kitapta, aynı dönemi anlatan diğer pek çok kitap ve kahramanının aksine, politika suyuna sabununa kendi gerekçelerini de öne surerek bulaşmamayı tercih eden büyüme çağındaki üniversitelileri arkadaşlık, müzik, cinsellik, bunalım ve hatırı sayılır bir kısmı için intihar ile sonuçlanan kısıtlı bir eksende anlatmayı yeğliyor. hayır, hayır, öyle görünmesine rağmen asla bir ERGEN VE BÜYÜME SANCILARI kitabı değil(şükürler olsun ki şu ana kadar yapılan araştırmalar ergenlerde kitapta anlatılan derecede bir duygu yoğunluğuna rastlanmadığını söylüyor).
içeriğindeki cinsellik dozunun yer yer erotizm seviyesine varması ve kahramanların olur olmaz her durumda sevişmek istemelerine bakarak kitabı tipik bir japan-dawson's creek olarak nitelemeden önce 'muhafazakar' japonların cinsellik konusundaki yargılarının bırakın türkiye'ye, geniş mezhepli batılılara göre bile oldukça rahat olduğunu hatırlamakta fayda var. bunu kendime de hatırlatmama rağmen kırılma noktası, watanabe'nin arkadaşı nagasava'nın sevgilisi hatsumi'yle de yatmamış olmasıydı; "neyse ki watanabe'nin sevişmediği bir karakter var".
kitabın gençlerin hayatının çok kısıtlı bir kesitine yönelmesi, ailelelerinden hemen hemen hiç söz etmemesi, ve karakterlerin çoğunun -alışılmadık oranda- intiharı seçmesine rağmen kendi içinde tutarlı, bütünlüklü ve etkileyici olduğunu da ekleyelim. beatles'ın norwegian wood'unun kitaba isim babalığı yapması ve watanabe'nin okur için sürekli bir 'playlist' oluşturmaya çalışması okuru kitabın musical renginin de yeteri kadar derinlikli olduğuna ikna ediyor.
-kitabı okuyup henüz filmi izlemediyseniz bile- film ile ilgili söylenebilecek ilk şey yönetmen'in yerinde olmak istemeyeceğinizdir. kitap o denli etkileyicidir ki film ne kadar harika olursa olsun sonuç muhtemelen hayalkırıklığı olacaktır. nitekim beklentileri önemli ölçüde törpülemek bile, filmin kitaptan arka arkaya kare ve sahnelerin geçtiği bir 'şey'e dönüşmesine engel olamıyor. böylesi geçişler acemice yapıldığı için, kitabı okumadan sinemaya gelen izleyicinin algısında da kopmalara, hikaye bütünlüğünden uzaklaşmaya yol açtığı söylenebilir.
yönetmenin film'deki yoğun cinsellik içeren sahneleri, 80'ler dönemi yeşilçam seks filmlerini anımsatır bir acemilikte yönetememesi, filmin watanabe'den sonraki karakteri, esas kadını olabilecek midori'yi yeteri kadar kullanamaması ve adını beatles'ın bir şarkısından alan 'imkansızın şarkısı'nın müzikten sınıfta kalması gibi teknik yanlışlıklar da filmin zaten başlamadan önce var olmayan şansını tamamen bitiriyor. bu noktada ilk cümlede sorduğumuz sorunun cevabını alıyoruz; adınız 'gelmiş geçmiş en iyi yönetmen' olsun, iyi bir hikayenin uyandırdığı hayal gücüyle başa çıkamazsınız.
kitap, 68 kuşağının dünyayı salladığı -ya da şimdi bakınca salladığını sandığımız- döneminde japonya'da büyüme çağındaki bir grup arkadaşın hayatında olup bitenlere değiniyor. murakami, kendi hayatından da izler ve esintiler taşıyan kitapta, aynı dönemi anlatan diğer pek çok kitap ve kahramanının aksine, politika suyuna sabununa kendi gerekçelerini de öne surerek bulaşmamayı tercih eden büyüme çağındaki üniversitelileri arkadaşlık, müzik, cinsellik, bunalım ve hatırı sayılır bir kısmı için intihar ile sonuçlanan kısıtlı bir eksende anlatmayı yeğliyor. hayır, hayır, öyle görünmesine rağmen asla bir ERGEN VE BÜYÜME SANCILARI kitabı değil(şükürler olsun ki şu ana kadar yapılan araştırmalar ergenlerde kitapta anlatılan derecede bir duygu yoğunluğuna rastlanmadığını söylüyor).
içeriğindeki cinsellik dozunun yer yer erotizm seviyesine varması ve kahramanların olur olmaz her durumda sevişmek istemelerine bakarak kitabı tipik bir japan-dawson's creek olarak nitelemeden önce 'muhafazakar' japonların cinsellik konusundaki yargılarının bırakın türkiye'ye, geniş mezhepli batılılara göre bile oldukça rahat olduğunu hatırlamakta fayda var. bunu kendime de hatırlatmama rağmen kırılma noktası, watanabe'nin arkadaşı nagasava'nın sevgilisi hatsumi'yle de yatmamış olmasıydı; "neyse ki watanabe'nin sevişmediği bir karakter var".
kitabın gençlerin hayatının çok kısıtlı bir kesitine yönelmesi, ailelelerinden hemen hemen hiç söz etmemesi, ve karakterlerin çoğunun -alışılmadık oranda- intiharı seçmesine rağmen kendi içinde tutarlı, bütünlüklü ve etkileyici olduğunu da ekleyelim. beatles'ın norwegian wood'unun kitaba isim babalığı yapması ve watanabe'nin okur için sürekli bir 'playlist' oluşturmaya çalışması okuru kitabın musical renginin de yeteri kadar derinlikli olduğuna ikna ediyor.
-kitabı okuyup henüz filmi izlemediyseniz bile- film ile ilgili söylenebilecek ilk şey yönetmen'in yerinde olmak istemeyeceğinizdir. kitap o denli etkileyicidir ki film ne kadar harika olursa olsun sonuç muhtemelen hayalkırıklığı olacaktır. nitekim beklentileri önemli ölçüde törpülemek bile, filmin kitaptan arka arkaya kare ve sahnelerin geçtiği bir 'şey'e dönüşmesine engel olamıyor. böylesi geçişler acemice yapıldığı için, kitabı okumadan sinemaya gelen izleyicinin algısında da kopmalara, hikaye bütünlüğünden uzaklaşmaya yol açtığı söylenebilir.
yönetmenin film'deki yoğun cinsellik içeren sahneleri, 80'ler dönemi yeşilçam seks filmlerini anımsatır bir acemilikte yönetememesi, filmin watanabe'den sonraki karakteri, esas kadını olabilecek midori'yi yeteri kadar kullanamaması ve adını beatles'ın bir şarkısından alan 'imkansızın şarkısı'nın müzikten sınıfta kalması gibi teknik yanlışlıklar da filmin zaten başlamadan önce var olmayan şansını tamamen bitiriyor. bu noktada ilk cümlede sorduğumuz sorunun cevabını alıyoruz; adınız 'gelmiş geçmiş en iyi yönetmen' olsun, iyi bir hikayenin uyandırdığı hayal gücüyle başa çıkamazsınız.
16 Şubat 2010 Salı
c’est pas moi, je le jure
hikaye on yaşındaki léon'un kendini -başarısızlıkla sonuçlanacak- ağaca asma girişimiyle başlayınca eyvah diyoruz. yine o hiperaktif çocuklardan birinin hikayesine katlanmak zorunda kalacağız. sonra hikayeye diğer yan karakterler; léon'un ağabeyi jerome ve anne ve babası eklenince küçük léon'a haksızlık ettiğimizi anlıyoruz. birbirleriyle sürekli çatışan ebeveynlere karşı kendini ifade etmenin tek yolu henüz on yaşındaki bir çocuk için kendi çapında şiddet eğilimleri, yoldan çıkma girişimleri değil midir?
film boyunca léon'un haşarılıklarıyla paralel giden, özellikle sonlara doğru etkisini artıran kendi çapında bir aşk hikayesi de bizlere eşlik ediyor. léon ile léa arasındaki o saf, masum, çocuksu aşk bitip de geriye başka bir şey kalmadığında kahramanımız léon, itiraf etmek gerekir ki boyundan büyük bir laf ediyor ama o laflar on yaşındaki bir çocuğun ağzından çıkıyor olsalar bile etkisini, gerçekliğini ve inandırıcılığını yitirmiyor;
"yeniden başlamak, legodan bir ev yapmaya benzer. yenisine başlamak için, öncekini parçalamanız gerekir. ondan sonra, her şey mümkün."
quebec'li çakma fransızlar -alınmayacaklarını umuyorum- kapanışı sigur ros'un olsen olsen'iyle yapıp bizi hem şaşırtıyor hem de zayıf karnımızdan vuruyor. biz de henüz dinlemeyenler sigur ros'a daha fazla fransız kalmasın, dünya icelandic olsun diye benzer şekilde kapatıyoruz;
olsen olsen, sigur ros
6 Şubat 2010 Cumartesi
başka dilde aşk
türk sinemasına yönetmen, senarist yetiştiren sinema okullarında şöyle iki kural öğretiliyor olmalı; esas oğlan -sağır bile olsa- evinde pikap ve plak bulundurmalı ve iki sevgili arasında geçenleri anlatıyorsanız, ilerleyen sahnelerde esas kadın mutlaka esas oğlanın çocukluğunu geçirdiği eve gidip fotoğraf albümüne bakmalı. yoksa bu bir aşk filmi sayılmaz, öyle değil mi çağan? önce ıssız adam ve şimdi başka dilde aşk filmlerindeki bu ortak noktalar plak + fotoğraf albümü fetişinin bir süre daha devam edeceğini düşündürüyor, korkuyorum anne.
filmin sonlarına doğru seyrek de olsa beliren melodrama kaçma çabalarını sönük bir girişim olarak kaldığı için görmezden gelebiliriz ama karakterlerin yeteri kadar derinlikli çözümlenememiş olması özellikle zeynep için ciddi bir inandırıcılık sorununa yol açıyor. en azından tanıdığım kadınların büyük çoğunluğu barda az önce tanıdığı bir adamın pantolonuna 'hemen' girmiyor. nitekim pera sinemasının küçücük salonunda önlerde oturan bir kadından malum sahnede şöyle bir mırıldanma duyduk; "aaaaaaa, kadına bak". yönetmenin film boyunca zeynep'in babasıyla olan sorununu altını çizerek belirtmeye çalışması, zeynep karakterinin inandırıcılığına freudyen bir kılıf bulma çabalarıysa -eğer-, doğrusu bu çok ucuz bir numara ve yapılan da bayağı belden aşağı vurmak.
zeynep'in gereksiz ve yersiz kıskançlık gösterileri, onur'un kütüphanede yoğun bir şekilde çalışmasına rağmen zaman bulup kürek sporuyla uğraşması, gösteri ve yürüyüş kanunlarını haklı çıkartırcasına inandırıcılıktan uzak protesto ve devamındaki komik karakol sahnesi. ya da biz kısaca hikayede ve kurgudaki bütünsellik sorunu ve sanki birbirleriyle alakasız hatırı sayılır kısa filmlerden tek bir film çıkarma çabaları diyelim.
çağrı merkezi çalışanlarının her birini iş çıkışı 4X4'lerine bindirmediği, evlerine servisle yolladığı için yönetmen bir alkışı hakediyor. keza onur kütüphanede çalıştığı için kira, elektrik, su faturasını denkleştirmekte zorlanıyor, zeynep geçinmek için bir ev arkadaşına ihtiyaç duyuyor vs. vs.
eh, bu kadar kusurun dışında, samimi, sıcak bir film başka dilde aşk. sağır ve dilsiz bir erkekle güzel bir kadın arasındaki aşka yabancı olduğumuz bir dilde tanık olmak, çoğumuz için yeni bir deneyim ve her şeye rağmen bu deneyimden yeni bir şeyler öğreniyoruz.
27 Mart 2009 Cuma
wild at heart
aylar önce cnbcefgh'de sailor'un iyi kalpli cadıyla karşılaştığı sahneden sonraki son beş dakikasına rastladığımdan beri izlemek istediğim filmlerden biriydi. beş dakikalık izlenim bile davidlynch külliyatının en normal, en bildiğimiz gerilim filmi, en ortalama sinema seyircisinin algı kapılarından rahatlıkla içeri girebilecek filmi olduğunu sezdirmişti. bu bağlamda film boyunca ara sıra görünen, lunaparklardaki 'ucubeler'i andıran lynchvari tuhaf yan karakterleri ve diğer tuhaflıkları, o kadar kusur kadı kızında da olur diyerek bir kenara koyuyoruz.

lynch'ın all time favourisi laura taşgibi dern ile elli yıldır aynı inek yalamış saç stiliyle artistlik yapan nicholos cage'in sevişmedikleri nadir sahnelerde de ortalama bir kara mizahta olabilecek her şey var; kan, şiddet, cinayet, soygun girişimi, kara, mizah ve elbette gerilim. -bir umut sarıkaya karikatüründe işlendiği gibi- bidondan bardağa (b2b) su doldurduğun zaman yaşadığın kadarki olmasa bile film boyunca gerilim peşini bırakmıyor, nefesler kesiliyor, yürekler ağıza geliyor. perdita durango rolündeki isabella rossellini'nin filmin iki baş karakterinkini aratmayan performansı da dikkate değer.
filmimiz, sailor'ın filmin başında söylediği üzere hayatının kadınına 'love me tender'ı icra etmesiyle son buluyor. sonra bildiğin jenerik; cast sailor ripley nicholas cage, lula fortune laura dern, perdita durango isabella rossellini, deyvid linç david lynch.
lynch'ın all time favourisi laura taşgibi dern ile elli yıldır aynı inek yalamış saç stiliyle artistlik yapan nicholos cage'in sevişmedikleri nadir sahnelerde de ortalama bir kara mizahta olabilecek her şey var; kan, şiddet, cinayet, soygun girişimi, kara, mizah ve elbette gerilim. -bir umut sarıkaya karikatüründe işlendiği gibi- bidondan bardağa (b2b) su doldurduğun zaman yaşadığın kadarki olmasa bile film boyunca gerilim peşini bırakmıyor, nefesler kesiliyor, yürekler ağıza geliyor. perdita durango rolündeki isabella rossellini'nin filmin iki baş karakterinkini aratmayan performansı da dikkate değer.
filmimiz, sailor'ın filmin başında söylediği üzere hayatının kadınına 'love me tender'ı icra etmesiyle son buluyor. sonra bildiğin jenerik; cast sailor ripley nicholas cage, lula fortune laura dern, perdita durango isabella rossellini, deyvid linç david lynch.
24 Şubat 2009 Salı
what does it take to find a lost love?

rupi milyoneri ile ilk kez karakoldaki işkence sahnesinde karşılaşıyoruz. karakolda ve yarışma sırasındaki geri dönüşler de bizi -film boyunca kullanılan metaforlardan biri olan- 'üç silahşörler; jamal, latika ve salim'in çocukluk ve ilk gençlikleri eşliğinde hindistan'ın gettolarına götürüyor.
kim milyoner olmak ister türünde bir yarışmaya böylesi bir hikaye giydirmek ciddi bir risk, bu riski üstelik deplasmanda, çok farklı bir toplumsal ve sinemasal kültürde üstlenmek ise büyük bir cesaret işiydi. trainspotting'in oscarlı yönetmeni danny boyle, neredeyse tamamı hindu oyunculardan kurulu slumdog millionaire'de hindu bir yönetmen kılığına girerek 'varım' dedi. karşılığını da golden globe, oscar ve bilumum ödüller ve salondan hoşnut ayrılan seyircilerle fazlasıyla almış görünüyor.
her şey olup bittikten sonraki bollywood usulü toplu dans gösterisi, o hep dalga geçilen hint sinemasının, şimdiye dek kendisine burun kıvıran genel geçer sinema anlayışına nanik yapması anlamına da gelebilir.
hindu yazar vikas swarup'un q and a isimli romanından uyarlanan slumdog millionaire, belki de o bilindik soruya da cevap veriyor; ‘what does it take to find a lost love?’ a) money, b) luck, c) smarts, d) ‘it's your destiny’. iyi seyirler.
9 Ocak 2009 Cuma
vicky cristina barcelona

vicky cristina barcelona'yı yer göstericilerinin bahşiş kopartmak için bileti yırtarcasına elleri arasında sıkıştırdıkları bu yüzden ışıkçılarla diyalogsuz hafif bir gerilim yaşadığımız, ocak soğuğunda ~30 izleyici için klimaları açmamayı tercih eden eski melek yeni emek'te üşüyerek izledik.
kısaca 'kimin eli kimin cebinde belli değil anuna koyim' denebilecek bir film hakkında beyazperde.com forumlarında "avrupa'da çekilmiş en iyi aşk filmi, woody allen ustayı bir kez daha tebrik ediyoruz" gibi yorumlar okuyunca sinirleniyoruz haliyle. bir ay arayla izlediğimiz iki filmde de üçlü takılan birilerini görünce yeni eğilim üçlü takılmak mı, bir şeyler mi kaçırıyoruz lan diye düşünmedik değil.
film hakkında anlatılacak pek bir şey olmamakla birlikte woody allen sinemasının bu olmadığını biliyoruz. son dönem filmlerinden match point'i de hatırlayarak; görünüşe göre woody allen'ın kendini tekrar etmesini scarlett johansson'un dolgun ve şehvetli dudakları ve hatta penelope cruz'un memelerinin çatalı bile engelleyemiyor.
soğuk sinema salonundan üşümüş, hayal kırıklığına uğramış ve vakti zamanında sister sothyz'in sıkar-lett johansson'la ilgili tezlerine nihayet ikna olmuş bir şekilde çıkıyoruz: kendisinin dolgun ve şehvetli dudaklarından ve wonderbra ile yukarıya doğru ittirilmiş gibi duran memelerinden başka elle tutulur bir şeyi yok.
karne:
penelope cruz - pekiyi
rebecca hall - pekiyi
javier bardem - orta
scarlett johansson - sınıfta kaldı
woody allen - sınıfta kaldı
4 Aralık 2008 Perşembe
ıssız adam'ın şifresini kırdık

hem mustafa hakkında herşey, ulak ve babam ve oğlum’dan kalan hesabı tek filmle kapatmak hem de yakın çevremizdeki hatunların yakın çevresindeki erkeklerinin –sözümonlara- “alper’de kendimden de bir şeyler buldum hacı” derken buldukları şeyin ne olduğunu merak ettiğimiz için orta sıralardan bir bilet aldık.
alper bir kitapçıda gördüğü ada ismindeki bir kıza asılır, bir kaç klişe çapkınlık numarası, biraz uğraşıdan sonra ilk buluşmada kızı yatağa atmayı başarır. bir aylık kuluçka döneminden sonra iş ciddiye binmek üzereyken “benim kafa çok karışık, ayrılmak istiyorum o dolmalar boğazına dizile” klişesiyle ada’ya kapıyı gösterir. alper skinin keyfinin peşine, ada ingiltere yollarına düşer. beş sene sonra tesadüfen karşılaştıklarında ada evlenmiş iki çocuğu olmuş biri kız biri oğlan, alper ise babalık özlemini arkadaşlarının çocukları üzerinden tatmin etmeye çalışan bir dallamadır. bu senaryoyu bir yerlerden hatırlıyoruz değil mi? ya da bizim mahalle kahvesinden arkadaşlar “ben de alper’de kendimden bir şeyler buluyorum olm” derken neden sözettiklerini.
alper, atmosferi bir dönem cnbce’de de gösterilen kitchen confidental’dan esinlenmiş kendine ait lokantasında şarapla iyi giden harika yemekler yapan, yetmişlerin müziğine meraklı, özgürlüğüne düşkün, komik olmaya çalışan, zaman zaman üçlü takılan ama alta geçmeyen prensip sahibi orta yaşlı ıssız bir adamdır! gerçekte böyle bir adam olmadığını hepimiz biliyoruz. film, ana karakterinin bu özellikleriyle bile fantastik türk sineması kategorisindeki yerini layıkıyla almaya aday.
ada, ikinci el kitaplardaki yaşanmışlıkların peşinde, sayfaların arasında unutulmuş kurutulmuş güllerden notlardan hikayeler uyduran, önceleri dizi sektörüne kostüm yaparak iyi para kazanan ama her ermiş şehirli gibi tövbe edip yine cihangir sınırlarında küçük kahramanlara elbiseler dikerek hayatını kazana‘bilen’, armut suratıyla pek de güzel sayılamayacak ortalama bir karakter. ada’nın arkasındaki kişi -melis birkan- ise, film boyunca devam eden anlamsız sırıtışı ve yüzeyinde, kenarında, kıvrımlarında hiç bir hikaye barındırmayacak derecede ama ancak sünger bob’da inandırıcı olabilecek semiz yüzüyle karakterin içinde bulunduğu durumu yaklaşık olarak bile yansıtabilecek performanstan bir kaç durak uzaktaydı.
telaşlı mavi, bir çocuğun yüzündeki bayram sevinci, atıyorum kumral ada mavi tuna iki yeşil su samuru ve onların halagilleri, emmioğulları. merhaba, buket uzuner edebiyatına hoşgeldiniz. böylesi diyaloglar sadece erken dönem doksanların türk filmleri, fransız sanat filmleri, şampuan reklamları ve buket uzuner kitap isimlerinde kaldı sanmıştık; hayır, hayır, yanılmışız. kız arkadaşımızdan “hayatım, saçım nasıl da ahenkle dans ediyor, baksana” cümlesini duyamayacağımız gibi “telaşlı mavi” diye bir renk de sıfat da yok, yok ulan!
çağan ırmak belden aşağı vuruyor
yönetmenin, ortalama sinema izleyicisinin zaaflarının farkında olduğu ve babam ve oğlumdan sonra ikinci kez 'ne yapıp etmeli seyirciyi ağlatmalı' gazıyla kamera arkasına geçtiği çok açık. bu toprakların insanının kazara düşüp kırılan bir vazonun içinden yere saçılan bir saç tokasının, birlikte dinlenmiş, sevilmiş, söylenmiş bir şarkının, bir otobüs durağının, bir kokunun hatta levent metro durağı civarındaki bir garanti bankası atm’sinin önünden her geçtiğinde su yüzüne çıkardıklarına, toplamda kırık aşk hikayelerine zaafı var ve çağan ırmak son filminde tüm bunları bir araya getirerek postmodern bir şehirli arabeske dönüştürmeyi iyi beceriyor. tüm bu denklem cihangir sınırları dışına çıkamayan bir filmin neden bu kadar seyirci ve gözyaşı çektiğini özetliyor.
bir de tabi ki en önemlisi, işyerinden merve’nin dediği gibi böyle evlerin, adamların kedisi de olur ama alper’in kedisi yok. hakkaten hatta haggaten yok lan.
10 Haziran 2008 Salı
iyinin ve kötünün ötesinde
lost’un bir bölümünde sözde iyi adam’ı oynayan jack, sözde kötü adamı oynayan benjamin’i dış dünyayla bağlantı kurabileceklerine dair söylediklerinde yalan söylemekle itham edince benjamin linus’tan hayalkırıklığına uğramış bir adamın yüz ifadesiyle şaşırtan bir karşılık geliyor;
“jack, you break my heart”
ben’in bu tepkisine şaşkınlığımın uzun sürdüğünü hatırlıyorum çünkü tüm o bilindik klişeler ‘sözde’ kötü adamları duygusuz, ruhsuz , kalpsiz karakterler olarak yazıyor, çiziyor, betimliyor. buna göre benjamin gibi bir adamın kırılacak bir kalbi yoktur. öyleyse ben’in yalancı olmakla itham edilmeyi takmaması gerekiyordu.

coen kardeşlerin cormac mc carthy’nin romanından uyarladıkları ‘no country for old men’inde xavier bardem’in canlandırdığı anton chigurh da kafa karıştırmak için yeteri kadar ‘iyi’ bir karakterdi. klasik seri katillerden farklı olarak bu prensip sahibi ‘kötü’ adamımız kendi koyduğu kurallara sıkıca bağlı olması ve adalet terazisini kendince dengede tutma yöntemiyle şimdiye kadar karşılaştığımız ‘sözde’ kötü karakterlerden farkını belli ediyor.
müstakbel kurbanlarına verdiği, cebinden çıkarıp havaya fırlatacağı bozuk paranın yazı mı tu(ğ)ra olduğunu bilmelerini istediği son şansla seri katillerin tanrı rolüne soyunma heveslerini anımsatsa da chigurh doğru tahminle karşılaştığında oyunbozanlık yapmayıp bağışlayıcılığını sergiliyor. kırılan koluna tampon yapmak için gömleğini istediği çocuklara gömleğin bedelini fazlasıyla ödemek istemesi paçalarından kötülük saçılan bilindik ‘kötü’ karakterlerden çok farklı değil mi?
iyi ve kötünün sınırlarının çok belirgin kalın çizgilerle çizildiği romanların, ders kitaplarının, toplumun, hollywood’un, yeşilçamın, beyazcam’ın yarattığı iyi ve kötü arasındaki o belirgin farkın yavaş yavaş ortadan kalkması, belirsizleşmesi, –tıpkı gerçek dünyada olduğu üzere- daha gerçekçi profiller çizmesi adına sevindirici çünkü karakterlerin birer melek ya da şeytan olarak tasvir edilmeyeceği bir kurmaca dünyası ne kadar da kurmaca olsa gerçek hayata daha yakın duracak. ne iyiliğin ne de kötülüğün sanıldığı gibi bir yerlerde başlayıp bir yerlerde biten sınırları yok; pekala tek bir vücutta sürekli bir mücadele halinde birbirini dengelemeye çalışıyor, zamana, duruma, olanaklara bağlı olarak terazinin bir tarafı diğerine baskın çıkıyor olabilir.
iyi-kötü, siyah-beyaz, evet-hayır, bir-sıfır olmak zorunda değil. yıllar önce okuduğum bir yazının sonunda dediği gibi yazarın; gri güzel bir renktir.
“jack, you break my heart”
ben’in bu tepkisine şaşkınlığımın uzun sürdüğünü hatırlıyorum çünkü tüm o bilindik klişeler ‘sözde’ kötü adamları duygusuz, ruhsuz , kalpsiz karakterler olarak yazıyor, çiziyor, betimliyor. buna göre benjamin gibi bir adamın kırılacak bir kalbi yoktur. öyleyse ben’in yalancı olmakla itham edilmeyi takmaması gerekiyordu.

coen kardeşlerin cormac mc carthy’nin romanından uyarladıkları ‘no country for old men’inde xavier bardem’in canlandırdığı anton chigurh da kafa karıştırmak için yeteri kadar ‘iyi’ bir karakterdi. klasik seri katillerden farklı olarak bu prensip sahibi ‘kötü’ adamımız kendi koyduğu kurallara sıkıca bağlı olması ve adalet terazisini kendince dengede tutma yöntemiyle şimdiye kadar karşılaştığımız ‘sözde’ kötü karakterlerden farkını belli ediyor.
müstakbel kurbanlarına verdiği, cebinden çıkarıp havaya fırlatacağı bozuk paranın yazı mı tu(ğ)ra olduğunu bilmelerini istediği son şansla seri katillerin tanrı rolüne soyunma heveslerini anımsatsa da chigurh doğru tahminle karşılaştığında oyunbozanlık yapmayıp bağışlayıcılığını sergiliyor. kırılan koluna tampon yapmak için gömleğini istediği çocuklara gömleğin bedelini fazlasıyla ödemek istemesi paçalarından kötülük saçılan bilindik ‘kötü’ karakterlerden çok farklı değil mi?
iyi ve kötünün sınırlarının çok belirgin kalın çizgilerle çizildiği romanların, ders kitaplarının, toplumun, hollywood’un, yeşilçamın, beyazcam’ın yarattığı iyi ve kötü arasındaki o belirgin farkın yavaş yavaş ortadan kalkması, belirsizleşmesi, –tıpkı gerçek dünyada olduğu üzere- daha gerçekçi profiller çizmesi adına sevindirici çünkü karakterlerin birer melek ya da şeytan olarak tasvir edilmeyeceği bir kurmaca dünyası ne kadar da kurmaca olsa gerçek hayata daha yakın duracak. ne iyiliğin ne de kötülüğün sanıldığı gibi bir yerlerde başlayıp bir yerlerde biten sınırları yok; pekala tek bir vücutta sürekli bir mücadele halinde birbirini dengelemeye çalışıyor, zamana, duruma, olanaklara bağlı olarak terazinin bir tarafı diğerine baskın çıkıyor olabilir.
iyi-kötü, siyah-beyaz, evet-hayır, bir-sıfır olmak zorunda değil. yıllar önce okuduğum bir yazının sonunda dediği gibi yazarın; gri güzel bir renktir.
12 Mayıs 2008 Pazartesi
winners are simply willing to do what losers won't

yazının başlığı how to be a loser’da olabilirdi, winners rule’da. bu, ne tarafta durduğuna bağlı. aynı zamanda ne tarafta durmak istemediğine.
-durdurabilecek misin
+hayır
-ne yapıyoruz? ne yapacağımızı söyle
+sana vurmasına izin ver
‘bazen yapabileceğin hiç bir şey yoktur’ diye devam ediyor million dollar baby’nin anlatıcısı. narrator haklı; bazen rezil hayatının sana vurmasına izin vermenden başka seçeneğin yok. böyle olmayabilirdi, kuralları biliyordun, how to be a winner başlıklı klavuzların peşine takılabilirdin vs. vs. vs.

ama o şekilde kazanmak istemiyordun; “sana vurmasına izin ver”
galiba şimdiye kadar hep yaptığın buydu. başkalarının kurallarıyla bir winner olmaktansa kendi kurallarınla loser olmak.
“yara çok derin, kemiğe dayanmış olabilir. bir damarın parçalanmış olabilir ya da kan yeterince pıhtılaşmamış olabilir. etin değişik katmanlarında her tür kombinasyona rastlanır. franky de bunların her birinin nasıl çalıştığını bilirdi”
bu işleri franky kadar iyi bilmiyorsun ama hala hayattasın ve meydan okuyorsun;
“fuck you”
3 Şubat 2008 Pazar
inland fucking empire

maalesef az önce david lynch'ın son filmi inland empire'ı izledim. maalesef çünkü film beni öyle bir ruh haline soktu ki jenerikle birlikte üzerimdeki eşofmanlarla yol boyunca avazım çıktığı kadar bağırarak kadıköy'e kadar koşup soluklanmadan aynı şekilde geri dönmek istedim. bunu gerçekten yapmak istedim çünkü ancak böyle bir tepki az önce izlediklerimi unutturabilir, beni rahatlatabilirdi. bu filmle ilgili -ki buna film eleştirisi denebileceğinden emin değilim- şimdiye kadar yaptığım rap tadındaki en kısa eleştiri cümlesi de şöyle olabilirdi; 'fuck you david / for what you did'.
mulholland drive'ı ilk kez izledikten sonra 'dayak yemiş' gibi hissetmiştim. bu kez 'bana çarpan tırın plakasını aldınız mı?' diye sormak istiyorum. lynch empire'ın son eserinin karşılığını film boyunca bol miktarda küfürle ödemeye çalışmak da beni rahatlatmadı. adamcağızın filmlerini korsan dvd'cilerden tanesini beş liraya aldığın yetmiyormuş gibi bir de küfür et. belki de ilahi adalet böyle tecelli ediyordur. ya da karma. neye inanıyorsan artık.
mulholland drive'ı ilk kez izledikten sonra 'dayak yemiş' gibi hissetmiştim. bu kez 'bana çarpan tırın plakasını aldınız mı?' diye sormak istiyorum. lynch empire'ın son eserinin karşılığını film boyunca bol miktarda küfürle ödemeye çalışmak da beni rahatlatmadı. adamcağızın filmlerini korsan dvd'cilerden tanesini beş liraya aldığın yetmiyormuş gibi bir de küfür et. belki de ilahi adalet böyle tecelli ediyordur. ya da karma. neye inanıyorsan artık.
wild at heart ve blue velvet dışındaki lynch filmlerinin bilinçaltının, rüyaların beyaz perdeye yansıması olduğunu bilmek hem kendimizi yetersiz hissettirmekten hem de adamcağıza karşı gereksiz kızgınlıklar hissetmemizden alıkoyacak belki. ama bunu bilmek bile bir mulholland drive'ın dörtte birini anlayabilmek için filmi on kez izlemekten de alıkoyamıyor.
peki şöyle bir lise son matematik sorusu sorabilir miyiz?
anselmo, mulholland drive'ın bir çeyreğini anlayabilmek on kere, lost highway'in üçte biri için filmi üç kere başa sarmak zorunda kalmıştır. inland fucking empire'ın üç saat sürdüğünü hesaplarsak anselmo'nun bu filmi anlaması için ne kadar süre geçmesi gerekmektedir.
cevabı tahmin bile edemezsin.
hayır, hayır bu sanatsa ben sanatsever değilim arkadaş. ve sinema dedikleri buysa bundan sonra alacağım ilk bilet kuğu götü balesine olacak;)
peki şöyle bir lise son matematik sorusu sorabilir miyiz?
anselmo, mulholland drive'ın bir çeyreğini anlayabilmek on kere, lost highway'in üçte biri için filmi üç kere başa sarmak zorunda kalmıştır. inland fucking empire'ın üç saat sürdüğünü hesaplarsak anselmo'nun bu filmi anlaması için ne kadar süre geçmesi gerekmektedir.
cevabı tahmin bile edemezsin.
hayır, hayır bu sanatsa ben sanatsever değilim arkadaş. ve sinema dedikleri buysa bundan sonra alacağım ilk bilet kuğu götü balesine olacak;)
27 Aralık 2007 Perşembe
demirkubuz’un kaderi hepimizin kaderi –mi?-

uğur ile bekir arasında filmin en başında ve en sonundaki iki karşılaşma demirkubuz’un ‘kader’inin kısa bir özetini, demirkubuz’un ‘kader’i ise bu toprakların ortalama insanlarının mutsuz, umutsuz hayatının altında yatan nedenleri anlatıyor; uğur ve bekir’in hikayesinin yanı sıra bay/bayan sevdiğiyle değil, bay/bayan anne/baba/çevre/gelenekler/otorite/dayatma ile evlen(diril)enler de, aradığını yıllarca arayıp bulamayıp sonunda mantığına ve ‘başında sinek kadar koca’ya, ‘yatağını ısıtıp, ev işlerini yapacak bir kadın’a evet diyenler de var.
sonra neden bu erkekler hep böyle tatminsiz, gözleri hep 'komşu kızı'nda? sonra neden bu kadınlar ilişkiyi hep bir skor mücadelesine çevirme derdinde. -çünkü zoraki bir birliktelik içindeler. bu yüzden hep yarım kalmışlar, hep mutsuz, hep tatminsiz, hep bir didişme halindeler.

filmi başa saralım; uğur’un bekir’le ilk karşılaşmalarında uğur, bekir’le kedinin fareyle oynadığı gibi oynamaktadır. uğur’un oynadığı bu oyunun neye yol açtığını anlaması için sonraki karşılaşmalardan birinde uğur’un “ne oldu” diye sormasına bekir’in suç işleyen bir çocuk gibi uğur’un yüzüne bakamadan ve ağlayarak “ben seni seviyorum” demesi gerekiyordu. bunu duyan uğur’un bir şey demeden çıkıp giderken ki yüz ifadesi “ben ne yaptım” der gibiyse de uğur bu tehlikeli oyunu oynamaya devam edecek ve bir süre sonra işler uğur’un da kontrol edemeyeceği bir duruma gelecekti -bekir derseniz o zaten uğur’un işyerinde unuttuğu fotoğrafları gördüğünden beri bu oyunun zoraki oyuncusuydu-.
ve finalde uğur’un bilinçsizce oynadığı bu tehlikeli oyunun nerelere kadar uzanabileceğini izliyoruz;
“kapının önünde durup düşündüm. dedim bekir, bu kapı ahret kapısı, burası sırat köprüsü. bu sefer de geçersen bir daha geri dönemezsin. iyi düşün dedim. düşündüm, düşündüm. ama olmadı, dönemedim. sonra bak oğlum dedim kendi kendime, yolu yok çekeceksin. isyan etmenin faydası yok. kaderin böyle. yolun belli, eğ başını usul usul yürü şimdi”
ve finalde uğur’un bilinçsizce oynadığı bu tehlikeli oyunun nerelere kadar uzanabileceğini izliyoruz;
“kapının önünde durup düşündüm. dedim bekir, bu kapı ahret kapısı, burası sırat köprüsü. bu sefer de geçersen bir daha geri dönemezsin. iyi düşün dedim. düşündüm, düşündüm. ama olmadı, dönemedim. sonra bak oğlum dedim kendi kendime, yolu yok çekeceksin. isyan etmenin faydası yok. kaderin böyle. yolun belli, eğ başını usul usul yürü şimdi”
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








