21 Şubat 2012 Salı

do we really need to talk about kevin?

filmin ilk yarısında çocuk kevin -kesinlikle çocuk kevin ile ilgili değil- filmin kendisiyle ilgili bir sorunumuz olacağını hissettiriyor. pedagojiden az çok anlayan biri /bu film bir seri katilin büyüme hikayesini anlatıyorsa/ kevin'in kadraja çok erken yaşlarda alındığını farkedecektir. belki de kameranın tek derdi bir seri katil annesi olarak eva khatchadourian'ın -buna gerek olmamasına rağmen- masumiyetini vurgulamaktı. niyet böyle olunca filmin yarısı sonraki olaylarla pek ilgisiz çocuk kevın'ın ne kadar haşarı bir çocuk olduğunu anlatmakla geçerken, kalan yarısında annenin vicdanını rahatlatmamız isteniyor. son bölümde de 18 yaşını henüz dolduran kevın'ın ıslahevinde artık akıllandığını görerek mucizevi mutlu sonla jeneriklere kavuşacağız (neredeyse).















kameranın göstermesi ve gizlemesi gereken kısımlarla ilgili kafa karışıklığı, karakterlerin inandırıcılığı -ve abartılı masumiyeti- ve hikayenin zayıflığına kevın'ın hidayete ereceğine dair hollywoodvari son da eklenince ortaya pek çok açıdan batan bir film çıkıyor. gus van sant'in benzer bir konuyu işleyen  elephant (2003)'i başarısını izleyicinin karakterlerle olan yakınlığını stabil tutarak ve hep dışarıda kalarak sağlamıştı. daha iyisini izlemek isteyenlere 'şiddetle' önerilir.


23 Ocak 2012 Pazartesi

ceylan'dan pastoral senfoni; bir zamanlar anadoluda

nuri bilge ceylan sinemasıyla ilişkimiz uzak'la tepe noktasına ulaşıp -ilk görüşte aşk-, iklimler'le fazlasıyla kişisel olmasına rağmen anlayış ve bekleyişle devam etmiş, baştan sona harika fotoğraf karelerinden ibaret hissinin film boyunca peşimizi bırakmadığı üç maymun'da ise yerini endişeli bir bekleyişe bırakmıştı. üç maymun zor bir işti ve belirleyici olamazdı çünkü arka arkaya sıralanmış harika fotoğrafların işe yaramayacağı durumlardan biri de söz konusu fotoğraflar eşliğinde hareketli bir şehirde kuyruğuna teneke bağlanmış kediler gibi çaresizce koşuşturan, günün üç vaktinde üç maymundan birer tanesini oynayıp ilişkilerini yalanlar üstüne inşa eden insanların hikayesini anlatmak olabilir. şehir hayatı o fotoğrafları o hengamede araya sıkıştırıp anlamlar yüklemek için uygun mekanlar değildir, daha geniş zamanlar ve geniş mekanlar gerektirir.

bir zamanlar anadoluda bu bekleyişi sonuçlandırmak açısından önemliydi (aslında hayalkırıklığı yaratan üç maymun'a rağmen katilin bahçıvan mı şoför mü olduğunu biliyorduk). nitekim bir zamanlar anadoluda'da katilin kim olduğunu ve suç ortaklarını -jenerikler dahil- ilk 5 dakikada öğreniyorsunuz. filmin 157 dakika olduğunu düşündüğümüzde tek derdi katilin kim olduğunu öğrenmek olanlar için sonrasında işkence dolu dakikalar başlıyor (hıncal uluç, engin altan düzyatan vs. vs.) 12 saatlik bir zaman dilimini anlatan devamında ise taşrada görevli bir savcı ve doktor arasındaki gerilim anlatılıyor. hikayenin uzun bir zaman dilimine yayılması ve şehrin sıkışmışlık hissi veren havasından uzakta, taşrada bir kasaba ve köyün etrafında geçmesi yönetmenin (üç maymun'da işe yaramayan) her biri birer sanat harikası olan fotoğraf karelerini filme esaslıca giydirmesine ve ortaya son 10 yılın (ve uzak'tan sonra yolunu bulmaya çalışan ceylan sinemasının) ilk büyük eserini çıkarmasına yardımcı oluyor.





















senarist ercan kesal'ın doktorluk yaptığı bir dönemde kırıkkale'nin bir kasabasında işlenen bir cinayet ve soruşturma sürecinden esinlendiği filmde, kurbanın sözde otopsisi sürecinde savcı ve doktor arasındaki soğuk savaş işlenirken aslında savcının geçmişine dair (savcının ölen karısının) bir otopsi yapılıyor.

üç maymunda yavuz bingöl ile başlayan yanlış oyuncu tercihi, bir zamanlar anadolu'da yılmaz erdoğan ile devam etmiş. özellikle muhammet uzuner ve reha erdem'in kadrolu oyuncusu taner birsel'in harika oyunculuklarının yanında yılmaz erdoğan'ın abartılı oyunu ve her seferinde başarısız olup ensesini kaşıyıp geri dönen rol çalma çabası film boyunca rahatsız ediyor. sadık izleyicileri olarak şahsi kanaatimiz iklimler'e kadar süregelen ceylan sinemasında yavuz bingöl ve yılmaz erdoğan'ın figüran olarak bile yer almaması gerektiğidir.

ceylan'ın yavuzturgullaşması

üç maymun'da, hacer'in(hatice aslan) başının dertte olduğunu anlamamızdan hemen sonra bir yeraltı geçidine girerken üzerindeki raylardan trenin geçmesini, ceylan'ın karakterin başının dertte olduğunu ayrica ima etmesi olarak yormuştuk. bir zamanlar anadolu'da ise benzer iki sahne var; ilki, katil, işbirlikçisi ve kurbanı son akşam yemeğindeyken bir tırın sağdan gelip ekranı tamamen kaplayarak görüntünün üzerinden geçtiği sahne (üçünün üzerinden bir tır geçmesi, üçünün de başının büyük belada olduğunu ima etmesi), diğeri ise doktorun otopsi sırasında yazdırdığı raporda kurbanın ölüm nedeni hakkında yanlış beyan vermesinden hemen sonra yüzüne kurbanın kanının sıçraması, böylece doktora da kurbanın kanının bulaştığını ima etmesi) yavuz turgul'un av mevsimi'nde hem gösterip hem ima ettiği onlarca sahneden sonra bu üç sahne neden? diye düşündürüyor. çünkü ceylan sinemasının  bu türden ikilemelere de ihtiyacı olmadığını biliyoruz.

28 Eylül 2011 Çarşamba

10

onuncu yılında sönük bir program; 40'a yakın filmden dişe dokunur 8 film çıkarabilmek seçici olduğumuza değil, programın zayıflığına işaret. iyi tarafından bakarsak film tercihlerinde zorlanmadık(zaman + paralar cepte). sönük içeriği festivalin geleneksel reklam ve sosyal mecralardaki izdüşümünden de anlamalıydık. belli ki arkadaşlar ekip olarak yaz rehavetinden çıkamamışlar. belki önceki senelerde de böyleydi ya da artık elini sallasan bir film festivaline değiyor olmasının getirdiği aşinalık. 'tuhaf' ve dişe dokunur filmler ve yeni keşifler için, tek göz ağrımız !f'i beklemeye devam; bir filme gideceğim, çok tuhaf olacak.


her fırsatta olduğu gibi bu yazı vesilesiyle de iksv'nin lale kart faşizmine dikkat çekmek istiyoruz; sene boyunca neredeyse bütün festivallerde bilet fiyatlarının vizyon filmleri fiyatından yüksek olmasına alıştık. sanat, parası olan olmayan herkes içindir'i geçtik ama bu çarpıklığın bile kendi içinde başka bir çarpıklığı içermesinin; sunulan hizmetlerin ayrıcalıklı lale kart sahiplerine sıradan halk yığınlarından önce ve en iyi olanaklarda ve daha ucuza sunulmasının kabul edilebilir bir yanı yok. iksv'yi bu uygulamayı yeniden gözden geçirmeye davet ediyoruz.

kabahat bizde ki yasal soyguncular bankalar ve telefon peratörlerinin sponsor olduğu organizasyonlardan gelecek hayr'ı bekliyoruz (iliklerinize kadar sömürerek aldığımız paralar size kültür olarak geri dönecek). gidişat, filmleri internetten indirip sinema salonlarıyla bağlarımızı tamamen koparmaya doğru gidiyor. zaten, anadolu yakasının en büyük salonu rexx 5 parçaya bölünmüş, süreyya, ‘kendisinden daha büyükmüş gibi gelen elmaslar takıştırmış devasa karılarıyla birlikte fıçılar dolusu şampanya içen ve birbirlerine böğüre böğüre bir şeyler anlatan bir avuç titanlar*a hizmet veren bir yere dönüşmüş, yazın terletip kışın üşüten klima sistemine ve bahşiş vermeyeni döven yer göstericilerine rağmen emek sineması kapanmıştı, kaybedecek bir şey mi kaldı.

* the narrator, fight club, palahniuk
** bu yazı eş zamanlı olarak www.serikatil.org'da da yayınlanmıştır.

1 Eylül 2011 Perşembe

norwegian wood

okuyucu, her yönüyle benimsediği bir kitabı sinemada da görmek ister mi? türkçe'ye imkansızın şarkısı olarak çevrilen /şahsen zaytung'un NORVEÇ ODUNU önerisini daha çok tuttuğum/ murakami'nin noruwei no mori(norwegian wood)'sini önce okuyup sonra izleyene dek benim için de cevabı sınırda gezinen bir soruydu; forrest gump ile başlayıp guguk kuşu ile, no country for old man ile devam eden keyifle izlenip okunan - okunup izlenen tüm o uyarlamalar boyunca, uyarlama'nın iyi fikir olup olmadığı, uyarlanan bir kitabın önce kendisi mi okunmalı, sinemada mı izlenmeli sorularına yararsız bir meşguliyet olarak cevap bulmaya çalışmıştım.

kitap, 68 kuşağının dünyayı salladığı -ya da şimdi bakınca salladığını sandığımız- döneminde japonya'da büyüme çağındaki bir grup arkadaşın hayatında olup bitenlere değiniyor. murakami, kendi hayatından da izler ve esintiler taşıyan kitapta, aynı dönemi anlatan diğer pek çok kitap ve kahramanının aksine, politika suyuna sabununa kendi gerekçelerini de öne surerek bulaşmamayı tercih eden büyüme çağındaki üniversitelileri arkadaşlık, müzik, cinsellik, bunalım ve hatırı sayılır bir kısmı için intihar ile sonuçlanan kısıtlı bir eksende anlatmayı yeğliyor. hayır, hayır, öyle görünmesine rağmen asla bir ERGEN VE BÜYÜME SANCILARI kitabı değil(şükürler olsun ki şu ana kadar yapılan araştırmalar ergenlerde kitapta anlatılan derecede bir duygu yoğunluğuna rastlanmadığını söylüyor).















içeriğindeki cinsellik dozunun yer yer erotizm seviyesine varması ve kahramanların olur olmaz her durumda sevişmek istemelerine bakarak kitabı tipik bir japan-dawson's creek olarak nitelemeden önce 'muhafazakar' japonların cinsellik konusundaki yargılarının bırakın türkiye'ye, geniş mezhepli batılılara göre bile oldukça rahat olduğunu hatırlamakta fayda var. bunu kendime de hatırlatmama rağmen kırılma noktası, watanabe'nin arkadaşı nagasava'nın sevgilisi hatsumi'yle de yatmamış olmasıydı; "neyse ki watanabe'nin sevişmediği bir karakter var".

kitabın gençlerin hayatının çok kısıtlı bir kesitine yönelmesi, ailelelerinden hemen hemen hiç söz etmemesi, ve karakterlerin çoğunun -alışılmadık oranda- intiharı seçmesine rağmen kendi içinde tutarlı, bütünlüklü ve etkileyici olduğunu da ekleyelim. beatles'ın norwegian wood'unun kitaba isim babalığı yapması ve watanabe'nin okur için sürekli bir 'playlist' oluşturmaya çalışması okuru kitabın musical renginin de yeteri kadar derinlikli olduğuna ikna ediyor.

-kitabı okuyup henüz filmi izlemediyseniz bile- film ile ilgili söylenebilecek ilk şey  yönetmen'in yerinde olmak istemeyeceğinizdir. kitap o denli etkileyicidir ki film ne kadar harika olursa olsun sonuç muhtemelen hayalkırıklığı olacaktır. nitekim beklentileri önemli ölçüde törpülemek bile, filmin kitaptan arka arkaya kare ve sahnelerin geçtiği bir 'şey'e dönüşmesine engel olamıyor. böylesi geçişler acemice yapıldığı için, kitabı okumadan sinemaya gelen izleyicinin algısında da kopmalara, hikaye bütünlüğünden uzaklaşmaya yol açtığı söylenebilir.

yönetmenin film'deki yoğun cinsellik içeren sahneleri, 80'ler dönemi yeşilçam seks filmlerini anımsatır bir acemilikte yönetememesi, filmin watanabe'den sonraki karakteri, esas kadını olabilecek midori'yi yeteri kadar kullanamaması ve adını beatles'ın bir şarkısından alan 'imkansızın şarkısı'nın müzikten sınıfta kalması gibi teknik yanlışlıklar da filmin zaten başlamadan önce var olmayan şansını tamamen bitiriyor. bu noktada ilk cümlede sorduğumuz sorunun cevabını alıyoruz; adınız 'gelmiş geçmiş en iyi yönetmen' olsun, iyi bir hikayenin uyandırdığı hayal gücüyle başa çıkamazsınız.

16 Şubat 2010 Salı

c’est pas moi, je le jure


hikaye on yaşındaki léon'un kendini -başarısızlıkla sonuçlanacak- ağaca asma girişimiyle başlayınca eyvah diyoruz. yine o hiperaktif çocuklardan birinin hikayesine katlanmak zorunda kalacağız. sonra hikayeye diğer yan karakterler; léon'un ağabeyi jerome ve anne ve babası eklenince küçük léon'a haksızlık ettiğimizi anlıyoruz. birbirleriyle sürekli çatışan ebeveynlere karşı kendini ifade etmenin tek yolu henüz on yaşındaki bir çocuk için kendi çapında şiddet eğilimleri, yoldan çıkma girişimleri değil midir?  

film boyunca léon'un haşarılıklarıyla paralel giden, özellikle sonlara doğru etkisini artıran kendi çapında bir aşk hikayesi de bizlere eşlik ediyor. léon ile léa arasındaki o saf, masum, çocuksu aşk bitip de geriye başka bir şey kalmadığında kahramanımız léon, itiraf etmek gerekir ki boyundan büyük bir laf ediyor ama o laflar on yaşındaki bir çocuğun ağzından çıkıyor olsalar bile etkisini, gerçekliğini ve inandırıcılığını yitirmiyor;

"yeniden başlamak, legodan bir ev yapmaya benzer. yenisine başlamak için, öncekini parçalamanız gerekir. ondan sonra, her şey mümkün."

quebec'li çakma fransızlar -alınmayacaklarını umuyorum- kapanışı sigur ros'un olsen olsen'iyle yapıp bizi hem şaşırtıyor hem de zayıf karnımızdan vuruyor. biz de henüz dinlemeyenler sigur ros'a daha fazla fransız kalmasın, dünya icelandic olsun diye benzer şekilde kapatıyoruz;

olsen olsen, sigur ros

6 Şubat 2010 Cumartesi

başka dilde aşk


türk sinemasına yönetmen, senarist yetiştiren sinema okullarında şöyle iki kural öğretiliyor olmalı; esas oğlan -sağır bile olsa- evinde pikap ve plak bulundurmalı ve iki sevgili arasında geçenleri anlatıyorsanız, ilerleyen sahnelerde esas kadın mutlaka esas oğlanın çocukluğunu geçirdiği eve gidip fotoğraf albümüne bakmalı. yoksa bu bir aşk filmi sayılmaz, öyle değil mi çağan? önce ıssız adam ve şimdi başka dilde aşk filmlerindeki bu ortak noktalar plak + fotoğraf albümü fetişinin bir süre daha devam edeceğini düşündürüyor, korkuyorum anne.

filmin sonlarına doğru seyrek de olsa beliren melodrama kaçma çabalarını sönük bir girişim olarak kaldığı için görmezden gelebiliriz  ama karakterlerin yeteri kadar derinlikli çözümlenememiş olması özellikle zeynep için ciddi bir inandırıcılık sorununa yol açıyor. en azından tanıdığım kadınların büyük çoğunluğu barda az önce tanıdığı bir adamın pantolonuna 'hemen' girmiyor. nitekim pera sinemasının küçücük salonunda önlerde oturan bir kadından malum sahnede şöyle bir mırıldanma duyduk; "aaaaaaa, kadına bak". yönetmenin film boyunca zeynep'in babasıyla olan sorununu altını çizerek belirtmeye çalışması, zeynep karakterinin inandırıcılığına freudyen bir kılıf bulma çabalarıysa -eğer-, doğrusu bu çok ucuz bir numara ve yapılan da bayağı belden aşağı vurmak.

zeynep'in gereksiz ve yersiz kıskançlık gösterileri, onur'un kütüphanede yoğun bir şekilde çalışmasına rağmen zaman bulup kürek sporuyla uğraşması, gösteri ve yürüyüş kanunlarını haklı çıkartırcasına inandırıcılıktan uzak protesto ve devamındaki komik karakol sahnesi. ya da biz kısaca hikayede ve kurgudaki bütünsellik sorunu ve sanki birbirleriyle alakasız hatırı sayılır kısa filmlerden tek bir film çıkarma çabaları diyelim.

çağrı merkezi çalışanlarının her birini iş çıkışı 4X4'lerine bindirmediği, evlerine servisle yolladığı için yönetmen bir alkışı hakediyor. keza onur kütüphanede çalıştığı için kira, elektrik, su faturasını denkleştirmekte zorlanıyor, zeynep geçinmek için bir ev arkadaşına ihtiyaç duyuyor vs. vs.

eh, bu kadar kusurun dışında, samimi, sıcak bir film başka dilde aşk. sağır ve dilsiz bir erkekle güzel bir kadın arasındaki aşka yabancı olduğumuz bir dilde tanık olmak, çoğumuz için yeni bir deneyim ve her şeye rağmen bu deneyimden yeni bir şeyler öğreniyoruz.


27 Mart 2009 Cuma

wild at heart

aylar önce cnbcefgh'de sailor'un iyi kalpli cadıyla karşılaştığı sahneden sonraki son beş dakikasına rastladığımdan beri izlemek istediğim filmlerden biriydi. beş dakikalık izlenim bile davidlynch külliyatının en normal, en bildiğimiz gerilim filmi, en ortalama sinema seyircisinin algı kapılarından rahatlıkla içeri girebilecek filmi olduğunu sezdirmişti. bu bağlamda film boyunca ara sıra görünen, lunaparklardaki 'ucubeler'i andıran lynchvari tuhaf yan karakterleri ve diğer tuhaflıkları, o kadar kusur kadı kızında da olur diyerek bir kenara koyuyoruz.



lynch'ın all time favourisi laura taşgibi dern ile elli yıldır aynı inek yalamış saç stiliyle artistlik yapan nicholos cage'in sevişmedikleri nadir sahnelerde de ortalama bir kara mizahta olabilecek her şey var; kan, şiddet, cinayet, soygun girişimi, kara, mizah ve elbette gerilim. -bir umut sarıkaya karikatüründe işlendiği gibi- bidondan bardağa (b2b) su doldurduğun zaman yaşadığın kadarki olmasa bile film boyunca gerilim peşini bırakmıyor, nefesler kesiliyor, yürekler ağıza geliyor. perdita durango rolündeki isabella rossellini'nin filmin iki baş karakterinkini aratmayan performansı da dikkate değer.

filmimiz, sailor'ın filmin başında söylediği üzere hayatının kadınına 'love me tender'ı icra etmesiyle son buluyor. sonra bildiğin jenerik; cast sailor ripley nicholas cage, lula fortune laura dern, perdita durango isabella rossellini, deyvid linç david lynch.