12 Mayıs 2008 Pazartesi

winners are simply willing to do what losers won't



yazının başlığı how to be a loser’da olabilirdi, winners rule’da. bu, ne tarafta durduğuna bağlı. aynı zamanda ne tarafta durmak istemediğine.

-durdurabilecek misin
+hayır
-ne yapıyoruz? ne yapacağımızı söyle
+sana vurmasına izin ver


‘bazen yapabileceğin hiç bir şey yoktur’ diye devam ediyor million dollar baby’nin anlatıcısı. narrator haklı; bazen rezil hayatının sana vurmasına izin vermenden başka seçeneğin yok. böyle olmayabilirdi, kuralları biliyordun, how to be a winner başlıklı klavuzların peşine takılabilirdin vs. vs. vs.



ama o şekilde kazanmak istemiyordun; “sana vurmasına izin ver”

galiba şimdiye kadar hep yaptığın buydu. başkalarının kurallarıyla bir winner olmaktansa kendi kurallarınla loser olmak.

“yara çok derin, kemiğe dayanmış olabilir. bir damarın parçalanmış olabilir ya da kan yeterince pıhtılaşmamış olabilir. etin değişik katmanlarında her tür kombinasyona rastlanır. franky de bunların her birinin nasıl çalıştığını bilirdi”

bu işleri franky kadar iyi bilmiyorsun ama hala hayattasın ve meydan okuyorsun;

“fuck you”

3 Şubat 2008 Pazar

inland fucking empire



maalesef az önce david lynch'ın son filmi inland empire'ı izledim. maalesef çünkü film beni öyle bir ruh haline soktu ki jenerikle birlikte üzerimdeki eşofmanlarla yol boyunca avazım çıktığı kadar bağırarak kadıköy'e kadar koşup soluklanmadan aynı şekilde geri dönmek istedim. bunu gerçekten yapmak istedim çünkü ancak böyle bir tepki az önce izlediklerimi unutturabilir, beni rahatlatabilirdi. bu filmle ilgili -ki buna film eleştirisi denebileceğinden emin değilim- şimdiye kadar yaptığım rap tadındaki en kısa eleştiri cümlesi de şöyle olabilirdi; 'fuck you david / for what you did'.

mulholland drive'ı ilk kez izledikten sonra 'dayak yemiş' gibi hissetmiştim. bu kez 'bana çarpan tırın plakasını aldınız mı?' diye sormak istiyorum. lynch empire'ın son eserinin karşılığını film boyunca bol miktarda küfürle ödemeye çalışmak da beni rahatlatmadı. adamcağızın filmlerini korsan dvd'cilerden tanesini beş liraya aldığın yetmiyormuş gibi bir de küfür et. belki de ilahi adalet böyle tecelli ediyordur. ya da karma. neye inanıyorsan artık.
wild at heart ve blue velvet dışındaki lynch filmlerinin bilinçaltının, rüyaların beyaz perdeye yansıması olduğunu bilmek hem kendimizi yetersiz hissettirmekten hem de adamcağıza karşı gereksiz kızgınlıklar hissetmemizden alıkoyacak belki. ama bunu bilmek bile bir mulholland drive'ın dörtte birini anlayabilmek için filmi on kez izlemekten de alıkoyamıyor.

peki şöyle bir lise son matematik sorusu sorabilir miyiz?

anselmo, mulholland drive'ın bir çeyreğini anlayabilmek on kere, lost highway'in üçte biri için filmi üç kere başa sarmak zorunda kalmıştır. inland fucking empire'ın üç saat sürdüğünü hesaplarsak anselmo'nun bu filmi anlaması için ne kadar süre geçmesi gerekmektedir.

cevabı tahmin bile edemezsin.

hayır, hayır bu sanatsa ben sanatsever değilim arkadaş. ve sinema dedikleri buysa bundan sonra alacağım ilk bilet kuğu götü balesine olacak;)

27 Aralık 2007 Perşembe

demirkubuz’un kaderi hepimizin kaderi –mi?-


uğur ile bekir arasında filmin en başında ve en sonundaki iki karşılaşma demirkubuz’un ‘kader’inin kısa bir özetini, demirkubuz’un ‘kader’i ise bu toprakların ortalama insanlarının mutsuz, umutsuz hayatının altında yatan nedenleri anlatıyor; uğur ve bekir’in hikayesinin yanı sıra bay/bayan sevdiğiyle değil, bay/bayan anne/baba/çevre/gelenekler/otorite/dayatma ile evlen(diril)enler de, aradığını yıllarca arayıp bulamayıp sonunda mantığına ve ‘başında sinek kadar koca’ya, ‘yatağını ısıtıp, ev işlerini yapacak bir kadın’a evet diyenler de var.

sonra neden bu erkekler hep böyle tatminsiz, gözleri hep 'komşu kızı'nda? sonra neden bu kadınlar ilişkiyi hep bir skor mücadelesine çevirme derdinde. -çünkü zoraki bir birliktelik içindeler. bu yüzden hep yarım kalmışlar, hep mutsuz, hep tatminsiz, hep bir didişme halindeler.

filmi başa saralım; uğur’un bekir’le ilk karşılaşmalarında uğur, bekir’le kedinin fareyle oynadığı gibi oynamaktadır. uğur’un oynadığı bu oyunun neye yol açtığını anlaması için sonraki karşılaşmalardan birinde uğur’un “ne oldu” diye sormasına bekir’in suç işleyen bir çocuk gibi uğur’un yüzüne bakamadan ve ağlayarak “ben seni seviyorum” demesi gerekiyordu. bunu duyan uğur’un bir şey demeden çıkıp giderken ki yüz ifadesi “ben ne yaptım” der gibiyse de uğur bu tehlikeli oyunu oynamaya devam edecek ve bir süre sonra işler uğur’un da kontrol edemeyeceği bir duruma gelecekti -bekir derseniz o zaten uğur’un işyerinde unuttuğu fotoğrafları gördüğünden beri bu oyunun zoraki oyuncusuydu-.

ve finalde uğur’un bilinçsizce oynadığı bu tehlikeli oyunun nerelere kadar uzanabileceğini izliyoruz;




“kapının önünde durup düşündüm. dedim bekir, bu kapı ahret kapısı, burası sırat köprüsü. bu sefer de geçersen bir daha geri dönemezsin. iyi düşün dedim. düşündüm, düşündüm. ama olmadı, dönemedim. sonra bak oğlum dedim kendi kendime, yolu yok çekeceksin. isyan etmenin faydası yok. kaderin böyle. yolun belli, eğ başını usul usul yürü şimdi”